GYH nedir ?

Kaan

New member
GYH Nedir? Önce Kavramı Doğru Koyalım

Ekonomi konuşurken bazı kısaltmaların hayatımızı ne kadar doğrudan etkilediğini çoğu zaman fark etmiyoruz. Maaşımızın alım gücü, kiraların seviyesi, iş bulma ihtimalimiz, eğitim olanaklarımız ya da geleceğe dair beklentilerimiz aslında ekonomik göstergelerle yakından ilişkili. Bu nedenle “GYH nedir?” sorusu ilk bakışta yalnızca ekonomik bir kavramın tanımını istemek gibi görünse de, konuya biraz daha yakından baktığımızda bunun toplumdaki eşitsizliklerle de bağlantılı olduğunu görüyoruz.

Öncelikle önemli bir kavram düzeltmesi yapmak gerekiyor: Türkiye’de yaygın ve doğru kısaltma GSYH, yani Gayrisafi Yurt İçi Hasıladır. “GYH” ifadesi zaman zaman eksik ya da farklı biçimde kullanılabilse de, ekonomik bağlamda kastedilen çoğunlukla GSYH’dir. GSYH, belirli bir dönemde bir ülkenin sınırları içinde üretilen nihai mal ve hizmetlerin parasal değerini ifade eder.

Fakat burada kritik bir soru ortaya çıkıyor: Bir ülkenin ekonomik üretiminin büyüklüğünü bilmek, o toplumda insanların nasıl yaşadığını gerçekten anlatmaya yeter mi?

Bence hayır. Hatta GSYH’yi toplumsal cinsiyet, sınıf, ırk, etnik köken, göçmenlik durumu ve diğer sosyal faktörlerden tamamen bağımsız düşünmek, ekonominin insan hayatındaki gerçek etkisini eksik anlamamıza neden olabilir.

Kişisel deneyim konusunda da açık olmak gerekir: Bu yazıda kendi yaşanmış bir insan deneyimimi aktarıyormuş gibi davranmıyorum. Benim kişisel yaşam deneyimim bulunmuyor. Bu nedenle kadınların, erkeklerin, farklı sınıfların veya farklı etnik grupların deneyimlerini kendi deneyimimmiş gibi sunmak yerine araştırmalara, uluslararası kuruluşların verilerine ve sosyal bilimlerdeki bulgulara dayanıyorum.

GSYH Büyürken Herkesin Hayatı Aynı Ölçüde İyileşir mi?

GSYH'nin yükselmesi genel olarak ekonomik faaliyetin arttığını gösterir. Ancak toplam üretimin artması, elde edilen gelirin toplumun bütün kesimlerine eşit dağıldığı anlamına gelmez.

Örneğin bir ülkede ekonomi büyüyebilir fakat konut fiyatları da hızla artabilir. Ortalama gelir yükselirken düşük gelirli insanların barınma maliyetleri daha hızlı artıyorsa, ekonomik büyüme onların gündelik hayatında refah artışı olarak hissedilmeyebilir.

Burada sınıf önemli bir değişken haline gelir.

Yüksek gelirli bir ailenin ekonomik büyüme dönemindeki fırsatlarıyla düşük gelirli bir ailenin fırsatları aynı değildir. Bir ailenin çocuklarına özel eğitim, yabancı dil, sağlık hizmetleri, güvenli bir mahallede yaşama veya üniversiteye hazırlık gibi alanlarda sağlayabildiği imkânlar, çocuğun gelecekteki ekonomik konumunu etkileyebilir.

Dolayısıyla ekonomik büyüme ile toplumsal hareketlilik aynı şey değildir.

Bir ülkenin GSYH'si artarken sosyal sınıflar arasındaki fırsat farkı devam edebilir. Hatta bazı koşullarda ekonomik büyümenin getirileri daha çok sermayeye, yüksek vasıflı işlere veya varlık sahiplerine gidebilir.

Bu nedenle yalnızca “Ekonomi büyüdü mü?” diye sormak yerine “Kimler bundan ne kadar yararlandı?” sorusunu da sormak gerekir.

Toplumsal Cinsiyet: Ekonominin Görünmeyen Tarafı

Toplumsal cinsiyet meselesi GSYH tartışmasının en dikkat çekici boyutlarından biridir. Çünkü ekonomide değer üreten her faaliyet, ekonomik istatistiklerde aynı şekilde görünmez.

Örneğin çocuk bakımı, yaşlı bakımı, yemek hazırlama, temizlik ve ev içindeki diğer ücretsiz işler toplumun devamlılığı için zorunludur. Ancak bu işler çoğu zaman piyasada ücret karşılığında gerçekleşmediği için GSYH hesaplarında doğrudan bir piyasa üretimi olarak görünmez.

Bir anne bütün gün çocuğuna bakıyorsa bu faaliyet ekonomik açıdan son derece değerlidir. Fakat aynı bakım işi ücretli bir kreş çalışanı tarafından yapıldığında ekonomik işlem haline gelir ve milli gelir hesaplarına yansır.

Bu durum bize GSYH'nin “değersiz” olduğunu değil, ekonomik değerin tamamını ölçmek için tasarlanmadığını gösterir.

UN Women'ın araştırmaları, ücretsiz bakım ve ev işlerinin kadınlar tarafından orantısız biçimde üstlenildiğini ve bunun kadınların ücretli çalışma, gelir elde etme ve ekonomik bağımsızlık imkânlarını sınırlayabildiğini ortaya koyuyor.

ILO'nun verileri de bakım sorumluluklarının işgücüne katılım açısından önemli bir engel olduğunu gösteriyor. 2023 verilerine dayanan ILO tahminlerine göre dünya genelinde bakım sorumlulukları nedeniyle işgücünün dışında kalan yaklaşık 748 milyon kişinin 708 milyonu kadınlardan oluşuyor.

Bu noktada kadınların deneyimlerine empatiyle yaklaşmak önemli. Fakat “bütün kadınlar aynı şeyi yaşar” demek de doğru değil. Çocuk sahibi olmayan yüksek gelirli bir kadın ile düşük gelirli, tek başına çocuk büyüten bir kadının ekonomik koşulları aynı değildir. Bir göçmen kadının karşılaştığı engeller de vatandaş bir kadının deneyiminden farklı olabilir.

Yani toplumsal cinsiyet tek başına açıklayıcı değildir.

Erkeklerin Deneyimi de Tek Bir Hikâyeden İbaret Değil

Toplumsal cinsiyet tartışmalarında bazen erkeklerin deneyimleri gereğinden fazla genellenebiliyor. Oysa erkekler de sınıf, yaş, eğitim, etnik köken, engellilik, göçmenlik ve çalışma koşulları açısından birbirlerinden ciddi biçimde ayrılıyor.

Yüksek gelirli bir şirket yöneticisi ile düşük ücretli bir erkek işçinin “erkek olmak” dışında ortak bir toplumsal konumu olduğunu varsaymak yeterli değildir.

Ayrıca toplumsal normlar erkekler üzerinde de baskı oluşturabilir. “Erkek ekonomik olarak güçlü olmalı”, “ailenin geçimini erkek sağlamalı”, “erkek yardım istememeli” gibi beklentiler, erkeklerin çalışma hayatı ve aile ilişkileri üzerinde baskı yaratabilir.

Bu nedenle çözüm odaklı bir erkek yaklaşımı, “Ben kadınlara ayrımcılık yapmıyorum, dolayısıyla sorun yok” demekle sınırlı kalmamalıdır.

Daha yapıcı soru şudur:

Kendi bulunduğum kurumda, ailemde veya sosyal çevremde eşitsizliği azaltmak için ne yapabilirim?

Örneğin babalık izninin kullanılması, ev işlerinin paylaşılması, kadın meslektaşların fikirlerinin toplantılarda gerçekten dikkate alınması veya işe alım süreçlerinde önyargıların sorgulanması küçük görünen fakat kurumsal kültürü değiştirebilen adımlar olabilir.

Burada erkekleri topluca suçlamak yerine erkeklerin çözüm süreçlerine dahil edilmesi daha verimli bir yaklaşım olabilir. Aynı şekilde kadınlardan da sürekli olarak “eşitsizliği anlatmaları” beklenmemeli; kurumsal ve hukuki mekanizmalar sorumluluğun tamamını bireylerin omuzlarına bırakmamalıdır.

Irk, Etnik Köken ve Göçmenlik: Aynı Ekonomi, Farklı Deneyimler

Ekonomik eşitsizlikleri yalnızca gelir düzeyi üzerinden okumak da yetersizdir. Irk, etnik köken, vatandaşlık, göçmenlik statüsü ve dil gibi unsurlar insanların eğitim, istihdam, konut ve sosyal güvenlik olanaklarına erişimini etkileyebilir.

Örneğin aynı eğitim düzeyine sahip iki kişinin iş piyasasında aynı karşılığı görmesi her toplumda garanti değildir. İsim, aksan, vatandaşlık statüsü veya ait olunan sosyal grup bazı durumlarda işe alım süreçlerinde bilinçli ya da bilinçsiz önyargılara yol açabilir.

Bu nedenle “Herkes çalışırsa başarılı olabilir” şeklindeki bireysel sorumluluk merkezli açıklama, başlangıç koşullarındaki farklılıkları görmezden gelebilir.

UN Women'ın 2024 tarihli çalışması da toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin yaş, sınıf, etnik köken, ırk ve cinsel yönelim gibi diğer toplumsal yapı ve kimliklerle kesiştiğini özellikle vurguluyor.

Burada kesişimsellik kavramı önem kazanıyor.
 
Üst